Muhterem Nurcu Kardeşlerimize Bir Hitap
Risale-i nuru kendine meslek edinen her nurcu kardeşimizin sözleri Risale-i nurdan muktebestir, kalıptır, ezberdir. Onun için her dinlinin ve dinsizin hiç tereddüt etmeden altına imza atabileceği sözlerdir. Bilmem ki; (ülfet cehl-i mürekkep üzerine atılmış tenteneli bir perdedir)şümulüne girer mi girmez mi bu sağlam kalıpçılık.
Kalıpların dışını düşünmek bile siz nurcu kardeşlerime ağır gelecek ama yine de tahkik ehl-i olmanın bir gereği olarak şöyle bir düşünsek;
Mekke’de alışılmış, kalıplaşmış, oturmuş bir nizam vardı. Eğer kalıpları kırmak, ülfeti yırtmak olmasaydı İslamiyet gelir miydi?
İmam-ı azam hazretleri dünyayı dolduran bir ilim ve içtihadla çıkmıştı. Hanefilerce kalıptı, şarttı her içtihadı. Daha genişi için çemberi kırmak gerekmeseydi Şafi, Malik, Hanbel ve diğer hak mezhepler ortaya çıkar mıydı?
Kadiriliğin çemberi rabbani bir sevkle kırılmasaydı Nakşîlik çıkar mıydı?
Onyedi milyon insan her ne şekilde olursa olsun tek yöne sürüklenip götürülürken bir Bediüzzaman çemberi kırıp tek başıyla tam aksi istikamete gitmeseydi sen, ben ve risale-i nur olur muydu?
Yahudiler, Hristiyanlar kalıplaştılar, ezberlediler, artık peygamber gelmeyecek deyip cehl-i mürekkebe düştüler. Kitaplarında gelecek diye haber verilen o zata teslim olmak yerine taassubu seçtiler hidayetten mahrum kaldılar… ila ahir.
Acaba benim canım kardeşim şöyle bazı şeyleri düşünse nurculuktan mı çıkar?
Hz. Bediüzzaman R.h 1936’da Kastamonu’ya nefy edildi. Kıyafet inkılabı Kastamonu’da başlamıştı ve üzerinden henüz onbir sene geçmişti. Hz. Üstad üç ay karakolda alıkonulduğu halde başındaki sarığı sırtındaki cübbeyi (sakoyu) ve ayağındaki şalvarı hiç düşürmemişti. Yani kalıp anlayışlara göre fevkalade tedbirsizlik yapmıştı. Sırrın tenevverete muhalif hareket etmişti.
Kur’an hattını yazan ve yazdıran risale-i nur talebesi demişti. Latini harflere zaruret miktarı müsaade etmişti. Kalıp anlayışlar bunu tam tersine çevirdiler. Latiniyi asıl, kur’aniyi zaruret miktarına düşürdüler.
Kur’an talebeleri medreselerinde Kur’an eğitimi yapmıyorlar. Namazı ikame ile vazifeli kardeşlerim, namazın sıhhat şartı olan ilmihal bilgilerini yasak ediyorlar. Bu yazdıklarım doğru mu bilmiyorum ama daha bunlar gibi yüzlerce meseleyi kalıp ezberlerin dışına çıkarak tekrar bir düşünmek, acaba bir yerde bir yanlışımız var mı demek insanı nurculuktan çıkarır mı dersiniz?
(cihadı- cehennemi inkar…..) (Avrupa adaveti baki kalmalı….)(iman-islam farkı….)sonra (gelecek zat şunları, şunları yapacak…..)gibi bir çok ikazlar, kalıpların dışında bazı düşüncelerde bulunmaya bizleri düşünmeye icbar etmiyor mu?
Laiklikle ilgili yazıyı da böyle kalıp dışı düşünsek nasıl olurSuâl: Zindan-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?
Cevap: Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir. İşte, himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedîd olan yeis rast gelir. Kuvve-i mâneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı “Ümidinizi kesmeyin” (Zümer Sûresi, 39:53) kılıncını istimal ediniz.
Sonra müzahemetsiz olan hakkın hizmetinin yerini zapteden meylü’t-tefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz “Allah için olunuz” hakikatini o düşmana gönderiniz.
Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden acûliyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz, “Sabırlı olun; sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:200.) âyetini siper ediniz.
Sonra da, medenî-i bittab olduğundan ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramaya mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de, “İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır” (Keşfü’l-Hafâ, 2:463) olan mücahid-i âlî-himmeti mübarezesine çıkarınız.
Sonra, başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup, hücum edip belini kırar. Siz de, “Tevekkül etmek isteyenler Allah’a güvensinler (başkalarına değil)” (İbrahim Sûresi, 14:12) olan hısn-ı hasîni himmete melce ediniz.
Sonra da acz ve nefsin îtimatsızlığından neş’et eden ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de, “Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar veremez” (Mâide Sûresi, 5:105) olan hakikat-i şâhikayı üzerine çıkarınız. Tâ, o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin.
Sonra, Allah’ın vazifesine müdahale eden dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de, “Emrolunduğun gibi dos doğru ol” (Hûd Sûresi, 112) “Efendine âmirlik taslama” olan kâr-âşina ve vazifeşinas olan hakikati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.
Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylü’r-rahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm Sûresi, 53:39) olan mücâhid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhara gönderiniz.
Evet, size meşakkatte büyük rahat var. Zira, fıtratı müteheyyic olan insanın rahatı yalnız sa’y ve cidaldedir.

