Menfi Milliyetçilik – Unsuriyet

 BİR CÂHİLİYE ÂDETİ  “UNSURİYET”

Sizi taife taife, millet millet, kabîle kabîle yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabîle kabîle yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir!

(Hucurat 13)

Allah insanları taife taife, millet millet, kabîle kabîle yaratmış; tâ birbirlerini tanısın ve birbirlerindeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerini bilsin, birbirlerine muavenet etsinler. Yoksa kabîle kabîle yaratılmanın maksadı; yekdiğerine karşı inkâr ile yabani baksınlar, husumet ve adavet etsinler değildir!

Bu ayeti kerimede Tearüf ve teavün düsturunun incelikleri beyan edilmiş. Birbirlerinizi tanıyın, birbirinizin imdadına koşun, yardımlaşın. Nev’i insanın birbirleriyle muhtelif ve müteaddit münasebetleri ve o münasebetlere göre dağılmış vazifeleri vardır. Birbirini tanımayan, hissiyatını anlamayan, hassasiyetlerini, zevklerini,  değerlerini bilmeyenler nasıl olurda birbirlerine muavenet edebilir nasıl birbirinin imdadına koşabilirler nasıl olurda birbirlerinin vazifelerini bilebilirler.

İnsan eşref-i mahlûkattır. Bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak acip ve latif bir mizaç ile yaratılmıştır. O mizaç yüzünden insanlarda çeşit, çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. İnsanlar en güzel şeylere meyleder, en seçkin şeyleri ister. Her insan, insaniyet şerefine layık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister. Yemek, içmek ve sair ihtiyaçlarını tek başına tedarik edemediği için ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesai etmeye muhtaçtır. Her birisi emeğin semeresini arkadaşıyla mübadele etmek suretiyle yardımlaşsın ki bu sayede ihtiyaçlarını tedarik etsinler. Aynen bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilsin ki; her neferin muhtelif ve müteaddit münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin. Elbette bu ordudaki bölünme ve ayrılma birbirleri ile rekabete girsinler, birbirlerine husumet edip düşmanlık yapsınlar için değildir.

İslam cemiyeti pek büyük bir ordudur. Kabilelere ve taifelere bölünmüştür. Fakat binlerce cihet-i vahdetleri vardır. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitabları bir, vatanları bir, bir, bir, bir… Binler kadar bir, bir…

İşte bu kadar bir, birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabilelere ve taifelere inkısam, şu ayetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir. Birbirlerine adavet edip, husumet için değildir!..

Bu asırda fikr-i milliyet İslam düşmanı Avrupa zalimleri tarafından İslam cemiyetini parçalamak ve yutmak için kullanılmaya ve Müslümanlar arasında tahrik edilmeye başlandı.

İçerisinde nefsanî bir zevk ve gafletkârane bir lezzet barındıran fikr-i milliyetin şeametli, uğursuz bir kuvveti vardır. Bu fikr-i milliyet menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, düşmanlığın ve keşmekeşin sebebidir. Kur’an-ı kerimde, Fetih suresi 26. Ayette:

inkâr edenler, cahiliyet koruyuculuğunu kalplerine doldurdukları zaman Allah da elçisine müminlere sekinetini indirdi. Onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna layık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Müsned’de geçen bir hadis-i şerifte de;

İslam cahiliye asabiyetini (ırkçılık, kabilecilik v.s) reddeder.

İşte şu hadîs-i şerif ve şu âyet-i kerime; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünkü müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.

En ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. İşte o felaket Avrupa’nın doymak bilmez hırslarının neticesi olarak Türk unsurunun içerisine,  derununda İslam düşmanlığı yatan bir adamın yerleştirilmesiyle alevlendirilmiş oldu. İslam cemiyetini dağıtmaya kararlı Avrupa ve onun maşası olan o adam ile menfi milliyet fikri İslam’ın sancaktarı olan Türklerin arasına sokuldu. Menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara veya Cenub tarafındaki dindaşlara adavet besleyip onlara karşı cephe alındı. Oysa şarktan ve cenuptan Kur’an nuru gelmiş, İslamiyet ziyası gelmiş.

İşte İslamiyet’e ve Kur’an’a dokunmak isteyenler pençelerini o dindaşlara atmışlar. Menfi unsuriyet ile adaveti körüklemişler. Anadolu’da yerleşen unsurların iki hayatını da harab etmişler. Ellerine mezura alıp insanların kafatasını ölçerek bu Türk bu Kürt diye tefrik edip bir unsuru diğerine efendi yapmaya çalışanlara karşı diğerleri de hürriyet namı altında karşı taarruza geçmiş. Unsuruna hamiyet edip hayat-ı içtimaiye de ona hizmet edeyim derken hamakata düşmüştür.

Hâlbuki milliyet fikri müspet manada ele alınmalıdır. Müspet milliyet içtimai hayatın dâhili ihtiyacından ileri gelmektedir. Teavüne, tesanüde sebeptir. Menfaatli bir kuvveti temin eder. İslamiyet dairesi içerisinde uhuvvete sebep olur. İslamiyet’e hadim olur, kal’a olur, zırh olur. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nun altı yüz senelik hâkimiyeti zamanın da bu en güzel şekilde tatbik edilmiştir. Ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlâdları, Altıyüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kuran’ı ilân etmişler. Milliyetini, Kur’an’a ve İslâmiyet’e kal’a yapmışlar. Bütün dünyayı susturdular, İslam’a gelen müdhiş tehacümatı defettmişler.

Şimdi ise Avrupa münafıklarının İslam cemiyeti içerisine soktukları bu nifak ile Anadolu üzerinde oynanan oyunlar Türk-Kürt herkesin canını yakmış ve çaresiz,  tedavisi mümkün olmayan bir yara haline getirmiştir.