Risale-i Nurun Mesleği “Hakikattir”

Bu, her şeyin hakikatini anlatmak de­mek değildir. Mesleğin hakikat olması başkadır, hakikatin lügat manası daha başkadır. Meselâ ta­rikatın lügat manası yol demektir. Fakat tarikat denilince beynennâs yol mu akla geliyor? Elbette değil. İşte aynen onun gibi, hakikat mesleği de­ni­lince de, bir şeyin hakikatini anlatmak, meselâ de­mirciliğin hakikatini, sosyalistliğin hakikatini ve­ya Müslümanlığın hakikatini anlatmak mesleği demek değildir.

Tarikat-Hakikat-Şeriat üç merhaleli irşâd ameliyesinin, ikinci merha­lesi ‘hakikattır’. Tarikat tabiri aslında bu üç merhalenin müşterek gidiş yoludur. Bu merhalelerden birincisi seyr-ü sülûkunu tasavvuf ilmiyle yapmakta, ikincisi hakikat ilmiyle yapmakta, üçüncüsü ise şeriat ilmiyle  yapmaktadır.

İslâm tarihinde tasavvuf merhalesini geçip hakikate vasıl olan zevât-ı kiram pek çoktur. Fakat hakikatin başlangıç noktası olarak alındığı, Risale-i Nur’dan başka bir manevi meslek yoktur. Onun için şimdiye kadar tarikat tabirinin tasavvuf tabiri yerinde kullanılmasında bir beis gö­rülme­miştir. Hatta Telvihat-ı Tis’a’da Hz. Üstad da ‘Ta­savvufu tarikat namıyla…’ diyerek örfî manayı tercih buyurmuştur.

Tarikatın tasavvuf mertebesinde terbiye; zikir ağırlıklı olur. Tarikatın hakikat mertebesinde ter­biye; huzur ağırlıklı olur.([3])

  1. Lem’adaki lamba mes’elesi ve ona mukabil tutulan ayna hakikatı hatırlanırsa bu sözümüze artık başka delil aranmaz kanaatindeyim.

Netice; Hakikat demek; irşâd yolunda, ta­savvuf ilmiyle terakki et­tikten sonra, gaybdan hu­zura geçmek demektir. Esmâdan sıfata, velâyet-i suğradan velâyet-i vustaya intikaldir. İşte bin se­neden beri, tasavvuf yolunun uzun mesafesi sonunda ancak elde edilebilen bir hali, Cenab-ı Hak Risale-i Nurlar ile hareketin baş­langıç noktası yapmış­tır.“Hakikatı bir mes­lek olarak seri-üs-seyr olan şu zamanın evla­dına ihsan etmiştir.([4])

Hakikatın felsefeyle ve filozoflukla hiçbir alakası yoktur.

 

[1] Yirmibirinci Lem’a, Dördüncü düstürunuz s.163

 21 Mektûbat-ı Rabbanî, 60. Mektub

[4] Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale, s.194