Meşveret Mi Demokrasi Mi
Günümüz risale-i nur talebelerinin ekseriyeti Bediüzzaman’ın eski Said eserleri olarak bilinen eserlerindeki meşrutiyet, hürriyet, meşveret kelimelerinin demokrasi ve onunla ilgili kavramlara müsavi olduklarını iddia etmektedirler. Hatta daha ileri giderek Bediüzzaman’ın eski eserlerinde demokrasi ve demokratlık kelimelerini lâfzen ifade ettiğini söyleyerek büyük bir yanlışa düşmüşlerdir.
Evet, Hz. Bediüzzaman “ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam” diyerek tahakküm ve istibdadı reddetmiştir. Tahakküm ve istibdadın insanlık onuruna ve haysiyetine yakışmayacağını alçaklık olduğunu ifade etmiştir. Bediüzzaman’ın hürriyet fikri demokrasinin temel esaslarından olan kişinin kendi kendini yönetmesi, kendisini idare edecek kanun ve esasları yine kendilerinin belirlemesi anlamına asla gelmez. Eyne sera min-essüreyya
1909 tarihinde Selanik’te hürriyet meydanında hürriyete hitabında;
“ey hürriyeti şer’i” tabirini kullanarak müjdeli bir sada diye nitelendirdiği asıl hürriyetin kanun ve şeriat dairesindeki hürriyet olduğunu ilan etmiştir.
“seni ömrü ebedi ile tebşir ediyorum” dediği hürriyete yine “eğer ayn’ül-hayat şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv-ü nema bulsan bu millet-i mazlume de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum” diye onu tebşir etmiştir.
Yukarıdaki ifadeden bariz bir şekilde anlaşılacağı üzere hürriyetin asıl menbaını şeriat olarak tesbit etmiş ve İslam milletinin bununla terakki edeceğini ifade etmiştir.
“ Hakimiyet-i milletin beraati istihlali olan kanun-u şer’i hazin-i cennet gibi bizi duhule davet ediyor.
Birinci kapısı, ittihad-ı kulub
İkinci kapısı, muhabbet-i milliye
Üçüncü kapısı, maarif
Dördüncü kapısı, sa’y-i insani
Beşinci kapısı, terk-i sefahattir.”
Hz. Bediüzzaman bir hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan yönetim biçimi olan meşrutiyete din namına sahip çıktığı bu hitabında milletin hâkimiyetinin kanun-u şer’iyi tatbik ederek yeni ve güzel bir başlangıç yapmasını tembih etmektedir. Kanun-u şer’i ile idare edilen bir vatanı cennet bahçesine benzetmiş.
Birinci kapısı; ittihad-ı kulub( kalplerin birliği) olarak göstermiş. Demokrasi de kalplerin birliği değil çoğunluğu esas alınmıştır. İsterse fıtrata en ters düşen bir mesele olsun. Mesela ileri demokrasinin örneğini teşkil eden birçok Avrupa ve bazı Amerika ülkelerinde erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenmesi meşru kabul edilmiştir.
Diğer taraftan muhabbet-i milliye yani milli ve manevi değerlerine kıymet vermektir. Oysa demokraside küreselleşme ile bağları güçlenen toplumlar milli ve manevi değerlerini terk etmeye mecbur kalmışlardır.
Yine sa’yi insani milletlerin terakkisi için asıl unsur iken demokrasi cemiyet hayatı için asla kabul edilemeyecek olan sistemleri bünyesinde barındırmakta ve varlık sebebi kabul etmektedir. Mesela bankacılık ve faiz sistemi ile paraya dayalı bir güç imparatorluğu kurmuş. Azınlığın yatarak kazandığı parayı ömür boyu çalışan çoğunluk rüyasında bile görememektedir. Modern bir efendi kölelik sistemi olan işçi-patron ilişkileri ile ferdler arasında uçurumlar meydana gelmiş bu da bir tarafın diğer tarafa olan nefretini kamçılamış suçları tahrik etmiştir.
Terk-i sefahat olan diğer bir kapı maalesef beşeri sistem olan demokrasilerde tam tersine işlemiş. Zevk ve eğlence ve yasak şeylere düşkünlük. Lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek evvela azınlık olan servet sahipleri arasında daha sonra da onları taklit eden özenti içindeki alt kesimlerde tarz-ı hayat olmuştur.
Hz. Bediüzzaman’ın “işlerinde onlarla istişare et. Onların işleri aralarında danışmayla olur” ayetinin tefsirindeki ifadeleri ve “en büyük kıt’a olan Asya kıta’sının geri kalması şura’yı hakikiyi yapmamasıdır” gibi sözleri maalesef yine onun talebeleri tarafından çarpıtılmış ve ifsad edilmiştir. Zira meşveret, yapılacak işler hususunda, ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş almaktır. Şûra ve İstişare kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.
Meşveret, hak ve hakikati ortaya koyma ve mevcut şartlar içinde yapılması gerekeni en isabetli şekilde belirleme imkânı verir. Meşveret edilenlere değer verildiğini gösterir. Onların kalplerini hoşnut eder, işin beraberce yürütülmesini sağlar.
Bazı okumuşlar demokrasi sözünün İslam’da ki eş-Şura kavramına denk olduğunu sanıyor. Bu durum değişik yerlerden fasit bir zandır. Onlardan:
1- Şura yeni ortaya çıkan” ve gelen bir olayda olur. Kur’an’dan veya sünnetten bir nassın ayrıntılarının olmadığı işlerde olur. Halkın yönetmesine gelince dinin asıllarından birini tartışmaktadır. Haram olanı yasaklamayı reddetmektedir. Allah’ın helal ve farz kıldığını yasaklamaktadır. Bu kanunlarla alkolün satışı serbest bırakılmıştır. Zina ve faiz de serbesttir. Bu kanunlarla İslami kurumlar ve Allah’a çağıran davetçiler zor duruma düşürülmüştür. Bu durum şeriata tamamen zıttır. Bunu şuranın neresine koyacağız?
2- Şura Meclisi fıkıhtan, ilimden, anlayıştan, siyasetten, ahlaktan belli bir derecede anlayan insanlardan oluşmaktadır. Müfsid ve ahmak olanla müşavere yapılmaz. Kâfir ve mulhid olanla ise hiç yapılmaz. Demokratik seçilmişler meclisinde yukarıdaki durumlara itibar edilmez. Parlamentoya bir kâfir, bir müfsit, bir ahmak girebilir. Peki, bu durumun İslam’da ki şura ile ne alakası vardır?
3- Yönetici şuranın aldığı kararlara bağlı olmayabilir. Meclisten birinin görüşünü delili güçlü olduğu için şuranın görüşüne tercih edebilir. Çünkü doğru görüş meclis ehlinin diğer görüşüne üstündür. Oysa demokratik sistemde çoklarının ittifak etmesi insanları bağlayan kanunların çıkarılmasına sebep oluyor.
Hz. Üstada sordular ki: “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?
Hz. Üstad dedi: “Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum.”
Sonra dediler: “Sen Selef-i Salihîne muhalefet ediyorsun.”
Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn; hem halife, hem reisicumhur idiler. Sıddîk-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reisicumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.”
İşte, ey müdde-i umumî ve mahkeme âzâları, elli seneden beri bende olan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. Yirmi beş senedir hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesb ettiğini bilmiyorum. El’iyâzü billâh, eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları mes’ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva ilân ve ihtar ederim ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım.”
İşte bu ifadeler Bediüzzaman Said Nursi’nin fikr-i aslisinin beyanıdır. Bunu ifsad etmek azim bir nifak ve fitneden başka bir şey değildir. Demokrasi diye bir tabir Risale-i Nurda kesinlikle geçmemektedir. Demokrasi kelimesi 1946 yıllarından itibaren dünya literatürüne yerleşmiş bir tabirdir. Üstadın meşrutiyet ve benzeri ifadeleri 1909’dan itibaren irad ettiği nutuklarda kullanmıştır. O yıllarda gerek Avrupa gerekse diğer dünya ülkelerinde diktatörlüklerin ve istibdadın en şedid halini görüyoruz. Her bir dikta rejimi iradeyi kendi kılıfına uydurmuş bu sebeple sosyalist, liberal v.s çeşitleri üretilmiş ne var ki hiç biri insanlığın huzurunu temin edememiştir. Şimdi de İslami demokrasi modası yerleştirilmeye çalışıyor. Yani İslami kanunları kabul etmemek için ısrarla İslami materyalleri kullanıyorlar.
Risale-i nurda meşrutiyet vardır. Üstadımız meşrutiyeti hürriyet’i şerri olarak anlatmış ve ders vermiştir. İstibdadın düşmanı olan üstadımız meşverete kuvvet veren meşrutiyeti savunmuştur.
O halde İslam ile demokrasiyi birlikte değerlendirme imkânı asla yoktur. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir. İslam’ın demokratik bir düzen olduğunu veya onun demokratik bir düzeni kabul edeceğini yahut da onunla yan yana gelebileceğini ileri sürmek imkânı yoktur.
Hak ve vazifeler, şura prensibi, fikir hürriyeti, özgürlük gibi kavramlar ve muhtevaları ve amaçları bakımından bu iki sistem tamamen farklıdır. İslam’da Allah’a ortak koşmaksızın ibadet ilkesi vardır. Allah’ın şeriatinin hâkimiyeti, tevhidin varlığının işaretidir ve tevhidi pratikte gerçekleştirmek anlamı vardır.
Demokraside ise Allah’ı dünya ve insanların idaresine karıştırmama ilkesi esastır. Zaten laiklik manası da bunu ifade eder. Hâşâ Allah’a “ sen dünya işine karışma bizde ahiret işine karışmayalım. Dünya işlerini bize bırak sen ahiret işleriyle uğraş denmektedir.”

