Şia Ve Sahte Ehl-i Beyt Sevgisi

İran, Âl-i Beyte ve Hazret-i Ali’ye olan ziyade muhabbetleri ile, Şiilik dedikleri kendi şahsına münhasır bir itikat anlayışı çıkardı. Bütün akideleriyle ehl-i sünnete muhalif olan İran Al-i beyte olan fart-ı muhabbetini öne çıkararak ümmet içerisinde daima ayrılıkçı bir yol takip etti.
Âl-i Beyt’e muhabbeti Kur’an emrediyor. Hazret-i Peygamber (a.s.m) Âl-i Beyt muhabbetini çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için neden bir kabahat teşkil eder Çünkü ehl-i muhabbet, bir derece mazur sayılmaz mı diyebilirsiniz. Evet, haklısınız. Ehl-i muhabbet, muhabbetten gelen bir taşkınlıkla mazur sayılabilirler. Fakat burada muhabbetin mahiyeti çok mühimdir. Zira muhabbet iki kısımdır. Biri; Resul-i Ekrem (a.s.m) hesabına, Cenab-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt’i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekremin (a.s.m) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adavetini iktiza etmez.
İkincisi; bizzât onları sever. Hazret-i Peygamberi(a.s.m) düşünmeden Hazret-i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hatta Allah’ı bilmese de, Peygamber’i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekremin (a.s.m)  muhabbetine ve Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adavetini iktiza eder.
İşte işareti Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekir Sıddık ile Hazret-i Ömer’den teberri ettiklerinden hasarete düşmüşler.
Ve o menfî muhabbet, sebebi ile hasarete mahkûmdurlar.

Hz. Ali’ye muhabbet eden Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e nasıl düşmanlık edebilir. Bir kalpte muhabbet ile adavet nasıl bir arada bulunabilir. Ateş ile suyun, gece ile gündüzün bir arada kalması nasıl muhal ise adavet ve muhabbetin de bir arada bulunması aynı muhaldir. O halde İran’ın Ãl-i beyt ve Hz.Ali muhabbetinin perde arkasındaki sır nedir?
Bin Beşyüz Yıllık Sasani imparatorluğunun İslam’ın kahraman komutanlarının ve yiğit askerlerinin Kılıç darbeleriyle zir-u zeber edilmesi ile ateşgedelerinde yanan Mecusilik ateşi küle çevrilmişti fakat ciğerlerini tutuşturdu. Ateşperest Kisra’nın torunları Kadisiye’de uğradıkları ağır mağlubiyetin ardından İslâm’a girdiler fakat saltanatlarını tarumar eden halife Hz. Ömer’i asla affetmediler.
Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdatlarının yedikleri darbeyi unutmadılar, unutamıyorlar. Ehl-i İran, Hazret-i Ömer’in (r.a) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şialar Âl-i Beyt muhabbeti perdesi altında Hazret-i Ömer’e (r.a) ve Hazret-i Ebû Bekir’e (r.a) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate daima müntakimâne, fırsat buldukça tecavüz etmişler ve ediyorlar.
Tarih boyu İslâmiyet’e girdiklerinden beri ümmetin baş belası olan İran yine sahnede.
Ortadoğu’da akan Müslüman kanını dökenlerin, acımasız katliamların en büyük destekçisi maalesef yine İran. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da şimdi de Yemen’de Müslüman kanını dökerek tarihten gelen intikamını almaya devam ediyor. Müslümanların kanını dökerken haçlılarla ittifak etmekten de çekinmiyor.
Mazlumun ahı yerde kalmaz. Elbette bir Yavuz çıkar.