Sırr-ı Kader
RİSALE-İ NUR’UN KUR’ANDAN KEŞFETTİĞİ SIRLAR 2
SIRR-I KADER
Sa’d-ı Taftazani gibi bir allamenin “mukaddemât-ı isna aşer namıyla telvih” isimli kitabında ancak halledebildiği ve yalnız havassa bildirdiği “sırr-ı kader” ve “cüz’i ihtiyarinin halli” 26. Sözde, ikinci mebhasın iki sahifesinde tamamıyla hem herkese bildirecek tarzda beyan edilmesidir.
Kader; ezelden ebede kadar olmuş ve olacak şeylerin hepsinin zamanın yerinin ne zaman olacaklarının Allah tarafından ezelde bilinmesi ve bu bilgiye uygun olacak takdir ve irade edilmesidir. Kader Allah-u Teâlâ’nın ilim ve irade sıfatı ile ilgilidir. Allah ilim sıfatı ile olacak şeyleri teferruatıyla bilir. İrade sıfatı ile söyler veya böyle olmasını tercih ve takdir eder. İşte bir şeyin Allah tarafından bilinmesine ve takdir edilmesine kader denir.
Kaza; ezelde Allah tarafından bilinen ve takdir edilen şeylerin zamanı ve yeri geldiğinde ezelde ki bilgi ve takdire uygun olarak Allah tarafından yaratılmasıdır. Kaza Allahın kudret ve tekvin sıfatlarıyla ilgilidir. Allah kadere uygun olarak kudret ve tekvin sıfatlarıyla yaratır. Kâinattaki her şey kaza ve kadere bağlıdır. Allahın takdir ve iradesi dışında hiçbir şey olamaz. Kadere iman iyi kötü hayır şer ne varsa her şeyin Allah tarafından yaratıldığına iman etmektir.
İnsanların gayri ihtiyari olan fiil ve hareketleri sadece Allahın yaratması ile olduğu için ne günah ne de sevabı yoktur. İhtiyari fiiller ise insanların iradesi ve ihtiyarı ile yaratılır. İnsanlar bu hususta bir kisbe bir irade-i cüziyyeye ve bir kudrete sahiptirler. İnsanlar kendi irade ve kudretlerini sarf ederler. Akabinde Allah-u Teâlâ o fiili yaratır.
İrade-i cüz’iye-i insaniye ve cüz’-i ihtiyariyesi çendan zaîftir, bir emr-i itibarîdir, fakat Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaîf cüz’î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani manen der:
— “Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes’uliyet sana aittir!” Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim” desen, o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette “Sen istedin” diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın.
İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül Hâkimîn, nihayet za’fta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder.
Kader ehl-i iman ve islamiyetin nihayet mertebesine geldikten sonra tahkik edeceği bir mesele olarak tarif edilmiş üstad hazretleri tarafından. Kader, nefsi gururdan ve cüz’-i ihtiyarî, adem-i mesuliyetten kurtarmak içindir ki, mesail-i imaniyeye girmişler.
Mü’min her şeyi, hatta fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk’a vere vere, tâ nihayette teklif ve mesuliyetten kurtulmamak için “Cüz’-i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemalât ile mağrur olmamak için, “Kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”
Elhasıl: Ey insan! Senin elinde gayet zaîf, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz’-i ihtiyarî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan Zakkum-u Cehennem’e yetişmesin. Demek dua ve tevekkül, meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tövbe dahi, meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.

