Mezhepler
SUAL: Madem ki, esas olan Kur’an-ı Kerim ve onu açıklayan Sünnet-i Seniyyedir, öyleyse bir müslümanın ille de “Dört İmam”dan birini taklid etmesi ve ona bağlanması, Kitab’a Sünnet’e değilde onun görüşlerine uyması şart mıdır?
ELCEVAP: Evvela mezhebin ne olduğunu iyice kavramak lazım.
Kelime olarak “mezhep” girilen ve gidilen yol demektir. Kişinin bir konuda herhangi bir görüşe sahip olması, o yöne doğru dönmesine ve gitmesine benzediği için, mecazi olarak kişisel görüşlerde “mezhep” diye isimlendirilir. Bu anlamda mesela,” Ebu Hanife’nin mezhebi” demek söz konusu edilen mesele de onun görüşü,demek olur.Daha sonra “mezhep” terimi dini konularda bir şahsa ait görüş ve yorumların bütünü ve bilaharede, usul bakımından bir şahsa ait görüş ve yorumlara katılan ve ilgili bütün zamanları içine alan tüm görüş ve yorumlar bütünü ve sistemi anlamları kazanmıştır. Bu anlamda mesela “İmam Ebu Hanife’nin Mezhebi” veya “Hanefi Mezhebi” denebilir.Ama bu Ebu Hanefi’nin ve diğer müçtehid imamlarının zamanında bu anlamda bir mezhepten sözedilemez. Onun yada bunun görüşleri vardır ve herkese ait görüşler diğerlerinden ayrı bir ünite halinde değildir. Tıpkı birçok ortağı bulunan katışık bir sürü gibi. İslam’ın asıl kaynağı Kur’an-ı Kerim ve onun açıklayıcısı olan hadis-i şeriflerdir. İcma, kıyas ve diğer şer-i deliller de Kur’an’a tabi olduklarında aslolan yine Kur’an’dır ve bu anlamda Kur’an İslam’ın yegane kaynağıdır. Her müslüman ferd içinde aslolan Kur’an-ı Kerim’e göre yaşamaktır.
İslam bütün insanlara ve geldiği andan itibaren bütün zamanlar için gönderilmiştir. Bu süre içerisinde olanlar sürekli ve sonsuzdur. Hlbuki Kur’an-ı Kerim’in ifade ettiği hükümler bu hükümlerin esası olan ve bizim telaffuz ettiğimiz kelimeler itibariyle sınırlıdır. Sınırlı hükümler sınırsız olayları anlatamayacağına göre; yeniden olaylara paralel olarak hüküm üreten bir kaynağın olması gerekir ki, o da “içtihat”tır. İçtihat, islami hükmü belli olmayan bir olayın hükmünü Kur’an-a uygun olarak ortaya koyma çabası olduğuna göre, içtihat yapacak şahsın esas kaynak olan Kur’an-ı Kerim’i, onun açıklaması olan sünneti ve bu ikisinin onayladığı icma-ı yeterince bilmesi gerekir. Taki asıl kaynaklarda belirtilen bir hükümden habersizce ve kendi görüşünde aslolana zıt bir hüküm ortaya koymasın ve ve olaylar arasındaki ilgiyi görerek isabetli hüküm verebilsin. Demekki be oldukça zor herkesin ulaşamayacağı bir seviyedir. Allah(c.c) da “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun”buyurduğuna göre İslam toplumunda, hükmü bilinmeyen olayların sorulacağı bir bilenin yada bilenlerin bulunması gereği ortaya çıkar. İşye bunlar mücahitlerdir ve genel kabul gören görüşe göre her devirde yeterli sayıda müçtehid yetiştirmek, İslam milleti üzerine “Farz-ı Kifaye” düzeyinde bir borçtur. Çünkü her devirde hükmü belli olmayan meseleler ortaya çıkabilmektedir.
Allah Rasulü hayatta iken vahiy devam ettiği için yeni yeni ortaya çıkan meselelerin hükmünü öğrenmek problem değildi. Rasulullah’ın vefatından sonra ve ona yetişen arkadaşlarının(sahabe) var olduğu sürece ortaya çıkan meselelerin hükmü, onlara soruldu ve onların müçtehit olanları ayetler ve hadisler ışığında görüşlerini açıkladılar. Arkasından onları izleyenlar (tabi’un)geldi. Meselelerde çoğoldıkça çoğaldı. Bu meseleleri de tabiunun müçtehitleri cevaplandırdılar. İmam Ebu Hanife ve İmam Malik bunlardandır. Ve o dönemde daha onlar gibi daha yüzlerce müçtehit vardır.Meseleleri olan vatandaş gidiğ onlardan herhangi birisine sordu ve davranışını ona göre ayarladı. O dönem bu açıdan oldukça zengin bir dönemdi. Büyük imamlar olan Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel (Allah onlardan razı olsun) hem birçok meziyetleriyle benimsendikleri, hemde daha çok mesele hallettikleri için onların görüşlerine yani mezheplerine daha çok başvurulur oldu ve onların görüşleri yazılıp tesbit edilebildi. Diğerlerinin görüşleri ya unutulup gitti veya başkalarının ağzından çok sıhhatli olmayan yollarla ve tektük aktarılabildi.Dolayısıyla içtihat adına en önemli dönem olan o dönemden bize bütünüyle sağlıklı olarak sadece Dört İmamın ve arkadaşlarının görüşleri aktarılabildi. Onlardan sonra da yüzlerce müçtehit gelmiş olmakla beraber henüz onlar kadar kapsamlı müçtehitler çıkmadı. Çünkü onlar işin kaynağına yakın idiler. Suale dönelim:
Böyle bir suale cevap olarak söyleyeceğimiz ilk şey onlara uymanın Kitap ve Sünnete uymaktan başka bir şey olduğu izlenimini vermenin, yanılgı yada yanıltmaca olduğudur. Tabi olunan yine Kitap ve Sünnet’tir. Herkesin Kitap ve Sünnet’i yeterince bilip kavraması zor(imkansız değil) olduğundan herhangi bir büyük imamı taklid etmek, pratik anlamda vacip, yani gerekli görülmüştür. Öyleyse Kitabı ve Sünneti yaşamada bir mezhep imamını rehber edinmesi gereklidir ve bunun dört mezhepten biri olması konusunda da adeta icma vardır. Çünkü belli bir dönemden bize sıhhatli aktarılan içtihatlar onların içtihatlarıdır.
Tek bir konuda Rasulullah Efendimizden değişik uygulama yada takrirler bulunabildiğine göre, tek bir mezhebin bulunmasını istemek Sünnetin bir kısmını budamak demektir. Halbuki buna bizim hak ve yetkimiz yoktur.
Sünnetin bu değişik uygulamalarına göre bazen değişik görüşlerden oluşan mezhepler bir zenginlik ve kolaylık sebebi olmuşlardır. Çeşitli zaman ve zeminlere göre birisinde tıkanan yol diğerinde devam ettirebilmektedir.
Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hatem’ül Enbiya’dan sonra şeriat-ı kübrası, her asırda, her kavme kafi geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır. Fakat teferruatta bir derece ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Evet nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilaçlar tebeddül eder. Öyle de,asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin istidadına göre ahkam tahavvül eder. Çünki ahkam-ı şer’iyenin teferruat kısmı, ahval-i beşeriyeye bakar. Ona göre gelir, ilaç olur. Enbiya-i salife zamanında, tabakatı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkarca ibtidai ve bedeviyete yakın olduğundan, ozamandaki şeriatlar, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hatta bir kıt’ada bir asırda, ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulunurmuş. Sonra ahirzaman Peygamberinin gelmesiyle insanlar güya ibtidai derecesinden idadiye derecesine terakki ettiğinden çok inkılabat ve ihtilatat ile ahkam-ı beşeriye bir tek ders alacak,bir tek muallimi dinleyecek, bie tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir. Fakat tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyede giymediğinden, mezhebler taaddüt etmiştir. Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mektebi alinin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir seviyeye girse; o vakit mezhepler tevhit edilebilir. Fakat bu hal-i alem , o hale müsaade etmediği gibi, mezahibde bir olmaz.
Eğer desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve oniki mezhebin muhtelif ahkamları hak olabilir?
Elcevap:
Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır; şöyle ki:
Birisine, hastalığının mizacına göre su ilaçtır, tıbben vaciptir.
Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır.
Diğer birisine , az zarar verir; tıbben ona mekruhtur.
Diğer birisine, zararsız ona menfaat verir; tıbben ona sünnettir.
Diğer birisine, ne zarardır ne menfaattır; afiyetle içsin, tıbben ona mübahtır.
İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.”
İşte bunun gibi, ahkam-ı İlahiye mezheplere hikmet-i ilahiyenin sevkiyle ittiba edenlere göre değişir, hem hak olarak değişir ve her biriside hak olur.

