Bir Nurcu Hanımın Penceresinden
İnsanoğlu akıl, fikir, kalb, ruh vesair birçok letaiften müteşekkil bir mahluktur. Öyle ki Rabbü’l Alemin insanı; kendisini tanıması ve O’na iman edip ibadet etmesi maksadıyla yaratmış. İmanların feci halde tahrib edilip de küfür balçığına saplanan gençlerimiz, hanımlarımız öyle zannediyorum ki bu iman-küfür savaşında en çok yara alanlardır.
“Haksızlığa karşı sükut etmek, hakka karşı bir hürmetsizliktir.” Kur’an hakkı için, peygamber hakkı için hak ve hakikat perva tanımazcasına savunulmalı. Bu yüzden de ey hanımlar; iman-küfür mücadelesinde kilit noktası bizleriz. Çünkü içtimai hayatı etkileyecek tüm sebepler bizlerin elinden geçiyor sayılır. Nasıl mı? Her şeyden evvel anneyiz. Analık vazifesi iffeti, haysiyeti, şahsiyeti, aklı ve daha birçok vasfı iktiza ediyor. Fakat bugün maalesef analarımız, kadınlarımız şuursuzca şeytanlaşmış , kör fitne ve hain tezgahların tuzağına düşmüş. Bir mücevher kadar kıymetli bedeni, adeta adi bir eşya gibi vitrinlerde boy gösterir olmuş.
Evet sizler de iyi bilirsiniz ki satılık mallar alenen teşhir edilir. Ve aynı zamanda “insanlar ne der” hastalığını enjekte ederek, doyumsuz, maddeperest; maneviyattan yoksun , kalbî hareketlilikten tamamen uzak, hırs ve israf ile adeta hayvanatın sıfatlarını taşır vaziyete gelinmiş.
Yazık… Çok yazık ki iktisat ve kanaatten habersiz, mutsuz yüzlerin ve tatsız münakaşaların kol gezdiği bir zamanda aile mefhumu manasını yitirir olmuş. Halbuki; sebeplere müracaat ettikten sonra , Allah’ın ihsan etmiş olduğu neticeye razı olmaktır kanaat. Ve verilen bu neticeyi yani ihsanı, tutumlu ve yerinde kullanmak da iktisattır. Marka ve mobilya düşkünlüğü ve ihtiyaç fazlası tüketimlerin neresindedir bu iktisat ve kanaat? Ortalama 80 senelik ömrümüzün acaba kaçta kaçını alış-veriş ve gösterişle, kaçta kaçını Allah yolunda, ibadet ve taat ile geçiriyoruz? Ve geçirdiğimiz bu zaman dilimi, iman-küfür mücadelesinde bizim ve etki alanımızdaki aile bireylerimizin iman safında yer almasına kafi gelecek mi?
Ey alem-i İslam uyan! Kur’an’a sarıl, İslamiyet’e maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol” diyen Üstadımız (r.a) , maddi manevi bütün varlığınla müteveccih ol derken acaba biz nerede yanlış yapıyoruz da bugün bu sözden bu kadar uzak, bîhaberiz. Niye ki kalblerimiz bu kadar taşlaşmış da iman için, İslam için, Allah ve Peygamber ‘in sünneti için mücadele eden onca mübarek zevatı anlama derdine düşmemişiz, derdine düşenlere çelmeyi takmışız. Niye ki; “anam, babam, evladım sana feda olsun ya Rasulallah” diyen sahabe efendilerimizin izinden gidenleri takip edememişiz de, takip edenleri hor görmüşüz. Hani Peygamber Efendimiz evinize gelse ne yapardınız? O’nu nasıl karşılardınız? Suali var ya! Gelin o kadar uzağa gitmeden Bediüzzaman hz.lerinin evimize geldiğini tahayyül edelim. Başında sarığı, üzerinde cübbesi, ayağında lastik ayakkabılarıyla kapınızı çalmış. Bu kıyafet Osmanlı’nın çöküşünden sonra 1925 yılının hafızalara kazındığı , kalblere korku vererek baskı ve zorbalıkla dejenere edildiği, istiklal mahkemelerinde de uğrunda kan akıtıldığı yüce bir kıyafettir. Nasıl karşılardınız? Hz. Üstadın Nurlarını, elinden bırakmadan okuyan nurcu kardeşim, niye ki o aynı Üstad’ın sarığını cübbesini sırtından atmışsın. İftiharla o kıyafeti taşıyanları hor görmüşsün.
Ya da peygamber hanımlarından biri gelse onu nasıl karşılardın? Çarşafıyla peçesiyle karşında duran o mübarek hanıma ne cevab verirdin?” Lüks alış-veriş merkezlerine girerken herkes bana hor gözle bakıyor diye, arkadaşlarım eş, dost akrabalarım men ederek beni tenkid ediyorlar diye giyemiyorum “ mu derdin? Ya da “ birçok Risale-i Nur okuyan ablalarımız Tesettür Risalesi’nde geçen ‘ve bir siperi ve kal’ası çarşafı olduğunu gösteriyor’ ibaresini çarşaf olarak bahsetmediler , bahsedenlere de bu zamanda olmaz diyerek dışladılar da bu yüzden giyemedim” mi derdin?
“Sünnet-i seniyye edebtir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın” diyerek şeair-i islamiyeye taalluk eden sünnetlere ziyade ehemmiyet vermiş üstadımız..
Şu unutulmamalı ki kabrin arkası için çalışmalı. Hakiki saadet ve lezzet ondadır. Bakınız 23. Sözde “ iman insanı insan eder, belki insanı sultan eder. Öyle ise insanın vazife-i asliyesi iman ve duadır.” Der Bediüzzaman hz. O halde zaman imanı kurtarma zamanıdır. Nasıl mı? Sünnet-i seniyyeye yapışarak. Ahir zamandayız, hepimizin kabirle buluşması yakındır. 1000 sene ömür sürenler de şu anda toprak altındalar.
Evet, bizler sünneti seniyyenin ihyasını hizmet telakki ediyoruz. Sünneti anlamak için de mutlak surette bir müceddide ihtiyaç vardır. İşte “ şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında bu ümmetin dinini tecdid edecek olan bir müceddid gönderir” hadis-i şerifi mucibince tıpkı kendi selefleri gibi ümmetin hayatında tecdid vazifesini üstlenen Bediüzzaman Said Nursi hz.nin izinden gitmeyi en büyük gaye edinmişiz. Nübüvvet kapısının kapanmasından sonra bu tecdid hareketini üstlenen müceddidler, her asrın ihtiyaçlarını ve şartlarını göz önünde tutarak dinin yenilenmesi manasında veraset-i nübüvvet makamını deruhte etmişlerdir. Dolayısıyla Hz. Bediüzzaman da tarihi sürec içerisinde bu geleneğin bir devamıdır. Bu çağın, hayatı süratle kayıp giden evladı için Kur’an ve Sünnetten en kısa ve en selametli bir yolu ve metodu çıkarmıştır. Bu yol bid’at kasırgalarına ve dalalet hücumlarına karşı çabuk sönmeye maruz kalan taklidi imanı, küfrün saldırılarında dimdik, sarsılmayacak olan tahkiki imana çevirme yoludur.
İman gibi tasdik de bir nurdur. Rabbim kalblerimizdeki iman ve tasdik nurunu ziyedeleştire ki sahil-i selamete çıkmak kolay olsun…. Vesselam.

