“Seviyorum Diyebilmek” Meziyettir

Kadın erkek ilişkilerinde hususan evlilik hayatında adeta bir çıkmazın, bir girdabın içindeyiz. Dört duvar içini doldurduğumuz ayıplar izdivaçta eşlerin arasına kalın, kalın perdeler çekiyor. Bu ahval Allah’ın adetullah kabilinden insana derc ettiği hissiyatlar ile cemiyetin cehl-i mürekkebten ileri gelen aşırı taassubu arasında sıkışan eşlerin belki en mutlu olacakları mekânı kendilerine dar etmelerine sebep oluyor.

Ahlak bizim dinimizin üç temel hükümlerinden birisidir. İffet ve hayâ ise ahlakın temelidir.  İffet ve nâmus, bütün ahlâkî fazîletlerin can damarıdır. Şeref, haysiyet, izzet gibi hasletler hep iffetli olmaya bağlıdır.

Cenâb-ı Hak, iffet husûsunda zirveye çıkmış olan iki şahsı, mü’minlere numûne-i imtisâl olarak göstermiş ve onları medhetmiştir. Hz. Yusuf ve Meryem kur’anda iffet ve hayâları sebebiyle övülmüş insanlar olarak kadın ve erkeklere emsal gösterilmişlerdir. İffetlerini muhâfaza eden erkek ve kadınlar, Allâh Teâlâ’nın engin mağfiretine ve büyük bir ecre nâil olacakları Kuran’da ümmete müjdelenmiştir.

Ahlaki değerlerin hiçe sayıldığı, dindar insanların arasında dahi lüzumsuz bir meziyet olarak telakki edildiği günümüzde ahlaksızlığın yol açtığı erozyonu görmemek elbette mümkün değil. Bu tahribe karşı İslami terbiyeyi,  içtimai ve ferdi hayatımıza esas alarak öğrenmek, öğretmek ve yaşamak mecburiyetindeyiz. Ahlaki çöküntünün yanı sıra, İslami olmayan bir tarzda güya ahlak adına eşlerin birbirleriyle sükûnete erdiği yatak odası birçok ayıplarla perdelenmiştir, sansürlenmiştir. Bu da doğal olarak sükûnete erme yeri olan dört duvarın insanları farklı sıkıntı ve problemlere itmesine sebep olmuştur. Hâlbuki bütün hayatımızda bizi kuşatan hudutların Allah’ın resulü vasıtasıyla bize çizdiği hudutlar olmalıdır. Yasak olan şeyler İslam’ın yasaklarından başka olmamalıdır. Örf adı altında insanlara dayatılan kural ve kaideler, hoş görülenler ya da ayıplananlar kullara verilen ilahi müsaadeyi setr etmemelidir. Maalesef bugün kadın ve erkekler her yaşta özellikle evlilik hayatında hem lüzumsuz ayıpların baskısı hem de özel hayatı teşhir edip safi zihinleri idlal eden cinsi arzuları kamçılayarak tahrip eden ahlaksızlık altında ezilmektedirler. Bu her iki zıt hale mücadele de tek çaremiz kur’an ve sünnet ölçülerini hayatımıza tatbik etmektir.

Allah’ın emrettiği şer’i ölçüler ve sünnet-i peygamberinin ışığı altında nikâhlanan eşler arasında ayıp yoktur. Eşler birbirlerinin bedenlerinden doyasıya faydalanmakta serbesttirler. Muhabbetlerini perçinleyecek her türlü sözcüğü birbirlerine ifade etmekte hürdürler. Bunu ayıp telakki etmek asıl vahim olan budur. Özellikle eşlerin birbirlerine seviyorum demeleri, aşklarını dile getirmelerinde değil bunun tam aksine gizlemeleri sakıncalıdır. Yahut bunu sadece erkekten beklemek yahut bu nevi aşk kelimelerini söyleyen dile getiren kadınları hafife almak ayıplamak hatadır. Hz. Peygamberimize en çok hangi hanımını sevdiği sorulduğunda hz. Aişe’yi söylemesi bize güzel bir misaldir. Bir erkek eşini sevdiğini dile getirmekle erkekliğinden bir şey eksilmeyeceğine güzel bir misaldir.

Burada ahlaki olmayan eşlerin muhabbet ve sevgilerini namahrem insanların huzurunda teşhir etmeleri ve dillendirmeleridir. Zira peygamber efendimiz kıyamet gününde insanların en şerlisi, eşi ile arasında ki cinsi münasebette bulunduktan sonra sırlarını insanlar arasında yayan kimsedir. (müslim, ebu davud)

Ebu hureyrenin rivayet ettiği diğer bir hadiste;

Resulullah namazını kıldırıp selam verdikten sonra bize döndü ve şöyle buyurdu:

_yerlerinizden kalkmayın ve beni dinleyin. Aranızda, kapısını kapattıktan sonra, perdesini çektikten sonra, ailesi ile cinsi münasebette bulunduktan sonra insanların arasına çıkıpta ben şöyle yaptım, böyle yaptım diye anlatan var mı? Kimseden ses çıkmadı. Sonra kadınlara döndü ve onlara da aynı şekilde seslendi. Onlardan da ses çıkmadı. Sonra bir genç kız iki dizinin üzerine doğrularak:

_evet vallahi ya Resulullah kadınlardan da erkeklerden de bunları konuşanlar vardır. Bunun üzerine peygamber (s.a.v) onlara:

_bunların kime benzediklerini biliyor musunuz? Dedi bunların misali kadın ve erkek iki şeytana benzer, yoldan geçen eşini yakalayıp onunla cima eder, işini bitirir, insanlar da ona bakarlar.   (ahmed ve ebu davud ebu hureyreden rivayet etmişlerdir)

Yatak odası zaten dört duvar ve bir tavan ile kapatılmıştır. Araya bir de set çekmek o evliliği çekilmez hale getirir.  Allah ve Resulü bir şeyi yasaklamadıkça esas olan serbestliktir. Yatak odasındaki yasakları din belirler. Bunlar da belirlenmiştir. Bunların dışında kalan her şey için temel kural mubah olmaktır.

Hayız ve nifaslı günlerde tam bir cima ve tersten ilişki dışında yatak odasının genellenmiş bir yasağı yoktur. Kişilere göre değişebilecek yasaklar olabilir. Mesela kadının tıbben sakıncalı bulunacak bir zamanında cimaya zorlanması caiz olmaz. Bunun gibi istisnai durumlar çıkarıldığında yatak odası eşlere mubahların hâkim olduğu bir odadır. Kadının özel günleri olan aybaşı ve lohusalık (hayız ve nifas) durumlarında, cimaya ulaşmayan her şey serbesttir. Sadece erkek, özel günlerinden kadının isteksizliği veya yorgunluğu gibi makul mazeretlerine göz önüne almalıdır. Eşini hissiyatlarını önemsemelidir. Birliktelik için bir sınır yoktur; ikisinin de ittifak ettiği ve tıbben bir yasaklama ya da sınırlama gerekmediği sürece mubahlık ilkesi devam eder.

Eşlerin birbirlerine karşı vazifelerini ele aldığımızda, her bir eşin diğerine karşı şehvetini söndürme görevi ile tayin edildiğini görürüz. Mü’min kadın ve erkeğin günlük hayatın baskısına karşı dinlenme mekânı ve şeytanın şehveti ruhlara bir yangın alevi gibi salmasına karşı yegâne sığınağı yatak odalarıdır. Yatak odalarının da sorumluları birinci derecede kadınlardır.  Bakara suresinin 187 âyeti, Kur’an’ın nasıl anlaşılması gerekiyor ya da ona hangi gözle bakılması gerekiyorsa o şekilde bakıldığında şu yatak odası kültürümüze dair bize önemli bir ipucu vermektedir:

‘Ramazan gecelerinde kadınlarınızla cima size helal kılındı.”

Doğrusu kadınlarınız sizin için bir elbisedir. Siz de onlar için bir elbisesiniz.”

Bu âyetin üzerinde tefekkür edilmesi gereken mühim bir hususu şudur ki; Yatak odasının ve oradaki vazifenin ehemmiyetini bizzat Kur’an, Ramazan gibi içinde Kadir gecesi olma ihtimali bulunan bir zaman dilimini, tam anlamı ile ve apaçık bir dille cimaya tahsis ettiği ile açıklamaktadır. Kadir gecesi de dâhil olmak üzere, insanın şehvetini söndürmeye muhtaç olmayacağı bir zaman ve mekân dilimi yoktur. Bu nedenle de Ramazan gecesi için bile bu kural konmaktadır. Allah Teâlâ’nın haccı emreden âyetlerinde bile ‘hac esnasında eşle cinsel ilişki’ sınırı getirmesi de gösteriyor ki, mü’min için Mekke bile şehvetten arınmışlık mekânı değildir. Mü’min, yaratılışı ile uyumlu bir fıtrat dini yaşadığına göre, dini onu fıtratı ile zıtlaşacağı bir ortamda bırakmamaktadır. Şehvetine esir olmama ama onu disiplin altında tutma anlayışı budur.