Risale-i Nurda Mürşid

Risale-i nur hareketi bir tarikat hareketidir. Ve bir irşad dairesidir. Ve bir mürşidi vardır.

Risale-i Nur hareketi bir terbiye ha­reketi olduğuna göre elbette bu terbiye hareketin­de terbiyecilerin olması zaruri olur. Muallimsiz bir eser, hatta Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Azimü-ş-Şân dahi olsa, tesirsiz bir sözden iba­ret kalır. Onun için âlemde nübüvvet haki­ka­ti zaruri olmuştur. Risale-i Nur hareketi, bir irşad hareketi olduğu için mürşid elbette zaruridir. Mürşidsiz irşad elbette mümkün değildir. İsterse bu zat, Hz. Bediüzzaman gibi bir harika-i fıtrat ve 14. asır denilen fitne-i  âhirzamanın ıslah edici vazifelisi olsun. Onun da bir mürşide ihtiyacı olmak zaruridir. Üstad Bediüzzaman da kendisinin bir mürşidi olduğunu Emirdağ lahikası 1. cilt sh:63 te şu şekilde izah etmiştir.

… Zaten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi “Gavs-ı Azamdan (k.s) ve Zeynelâbidîn (r.a) ve Hasan Hüseyin (r.a) vasıta­sıyla İmam-ı Ali’den” (r.a) almışım. Onun için hizmet ettiğimiz daire onla­rın dairesidir.

Ayrıca üstad (r.h), risale-i nur dairesindeki mürşid hakikatini 28. lem’a “bir düstur” meselesinde ele almış ve vuzuha kavuşturmuştur.

..daireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her fert o şeyhini, mürşidini, dairede dahi muhafaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, daireye girdikten sonra ancak daire içinde mürşid arayabilir. Hem risale-i Nur’un velayet-i Kübra olan sırr-ı veraset-i nübüvvet feyzini veren ders-i hakaik dairesindeki ilmi hakikat dahi daire haricindeki tarikatlara ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarikatı yanlış anlayıp güzel rüyalar, hayaller, nurlara ve zevklere mübtela ve ahiret faziletinden ayrı olan dünyevi ve hevesi zevkleri arzulayan ve merciiyyet makamını isteyen nefisperestler ola..

Ayrıca yine işaret-ül icaz’da ibadetin hakikati meselesini anlatırken mürşid hakikatini ve hayat-ı içtimaiyede ferdlerin ona ihtiyaçlarını beyan etmektedir.

« Dördüncüsü: Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek sayesinde bir ferd, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhassa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda bir ferd, bir nevi hükmüne geçer. Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, tâlimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Eğer o emri imtisal, nevahîden içtinab eden şahıs olmasa; o vazifeler tamamen pâyimal olur. »

Peki,  kuruluşunda hayatiyet derecesinde zarurî olan bir mürşid hakikati, sonradan nasıl oldu da hiç lüzumu olmayan bir iş haline geldi? Acaba hakikaten lüzum kalmadığından mı, yoksa İslâm düşmanlarının muvaffak olmuş bir plânı neticesinde mi bu zaruret ortadan kaldırılmıştır?

Mürşid zaruretinin ortadan kalkmadığını, Risale-i Nur dairesindeki hâzin manzara, semavatı çatlatacak derecede bağırarak ilân ediyor. Bir dostumuz Anadolu’nun ortasındaki büyük bir vilayetten bir mektup alıyor. Mektubu yazan, bir bacımız. Mektubunda birçok sualler var. Suallerden birisi de şu: “Buranın ileri gelen nurcularının hemen hemen tamamı televizyon müptelası olmuşlar. Eve gelir-gelmez televizyonlarının başına geçiyorlar. Bu yüzden hanımlarıyla birçok anlaşmazlıklar sudur ediyor. Hatta ben senelerin nurcusu olan kendi babama ne söyleyeceğimi şaşırdım. İlâahir…”

Şimdi ey mürşide ihtiyacımız yok diyen muhterem Nurcular! Acaba bahsedilen o nurcular bu mel’un aletin zebunu olup evlerini bir meyhane köşesine çevirmelerindeki esas sebep; Risale-i Nurları bilmedikleri midir? Veya okumadıklarından mıdır? Veya Risale-i Nur davasından vazgeçtiklerinden midir? Hayır hayır bunların hiçbirisi değil. Bunlar ve bunlar gibi olan bütün nurcular, bir hakikatten gaflet etmişlerdir. O da her insanın olduğu gibi onların da Risale-i Nur dairesi içerisindeki bir mürşide olan ihtiyaçlarıdır. 1960’dan sonra Risale-i Nur dairesinde kasırgalar esti, seller gitti, zelzeleler oldu, bizi biz yapan bütün değerler alt üst oldu. Sözlerinde değer olanlar ve Kastamonu’da bulunduğu sırada Üstad Hz. tarafından bir müracaata verilen cevapla kendilerine Risale-i Nur derslerini talim etmek için icazet verilenler, bir çırpıda saf dışı bırakıldılar. Söz ayağa düştü. Mürşidsiz bir topluluk ne olabilirse, bizler de o kadar olabildik…